KAVALA

24 Şubat 2012

Haftasonu destinasyonu olarak Batı Trakya’yı belirledik. Adını hep duyduğumuz, coğrafi olarak da bize yakın olan ve 500 yıldan fazla bize ait kalmış toprakları görmek yeterli bir motivasyondu. Her ne kadar aylardan Şubat olsa da hafta sonu için hava sıcaklıkları oldukça olumluydu: 15-16 derece.

Daha önce Selanik’e otobüsle gitmiştim. Bu sefer Yunanistan’a arabayla gidiyoruz.

Cuma akşamı saat 5 de İstanbul’dan çıktık. Öncelikli hedef Edirne (Normal şartlarda Yunanistan’a giderken izlenen rota daha güneydendir ve Edirne merkeze uğramazsınız). Yaklaşık 2,5 saatte Edirne’ye geliyoruz. Plan Edirne’de geceyi geçirmek, burdaki bir dostumuzu görmek ve ertesi sabah Yunanistan’a geçmek. Edirne’nin en meşhur damak tadlarından Edirne ciğeri yiyorum burada. Tavsiye ederim, Edirne’ye giderseniz mutlaka deneyin. Ardından Edirne’nin incisi Selimiye’ye gidiyoruz. Akşamı Meriç kenarında sıcak bir şeyler içirek tamamlıyoruz.

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra yola koyuluyoruz. Edirne merkez İpsala arası yaklaşık 130 km. Edirne merkez’den de Yunanistan’a sınır kapısı var. Fakat her halükarda ister Türkiye ister Yunanistan’dan olsun, güneye inmeniz gerekecek. Biz İpsala’dan gitmeyi tercih ediyoruz.

İpsala sınır kapısından Yunanistan’a geçmeden önce arabanın yurtdışı çıkış işlemlerinin yapılması gerekiyor. Türk plakasıyla Yunanistan’a geçiyorsanız istenen bazı belgeler var. Sınırda para vererek bunları hemen hallediyorsunuz. Fakat biraz pahalıya patlıyor: 475 TL.

Ve Yunanistan’a geçtik artık. Bir süre sonra otobana giriyoruz. Hedef Kavala. Güneşli bir hava var. Zeytin ağaçlarını, makilikleri ve ara ara kendini gösteren Ege’yi izleyek Kavala’ya geliyoruz. Hemen Kavala’nın girişinde şehre hakim bir tepe var. Burada durup şehri seyrediyoruz.

Yunanistan idari olarak farklı bölgelere bölünmüş bir ülke. Kavala da Makendonya bölgesinde bulunuyor ve Selanik’in ardından bu bölgenin en büyük 2. şehri konumunda…

Şehir merkezinde 5 dk lık bir aramanın sonucunda otelimizi buluyoruz: Hotel Lucy. Deniz kenarında, manzarası oldukça güzel 5 yıldızlı bir otel.

Otelde biraz dinlenip duşumuzu alarak soluğu dışarda alıyoruz. Şimdi şehri keşfetme zamanı. Şubatın sonu olmasına rağmen hava sıcaklığı 16 derece. Keyifle dolaşmaya başlıyoruz deniz kenarında. Biraz sonra şehrin tepesine kurulmuş kale gözümüze çarpıyor.

Karnımız da acıkmaya başlamıştı ve Kavala’ya gelmişken balık yememek olmazdı. Hemen kalenin alt tarafına düşen sahil kenarındaki Panos Zafira’ya oturuyoruz. Öncelikle közlenmiş peynir domatesli acılı alıyoruz. Tadı damağımızda kalıyor.

Ardından balığımız geliyor. Tek kelimeyle müthiş. Buraya gelirseniz mevsime uygun balık yemeden dönmeyin. Fiyatlar da oldukça makul.

Yemeğimizi yedikten sonra dolaşmaya devam ediyoruz. Hemen sahilin yukarısında kentin önemli eserlerinden biri yanındaki turunç ağaçlarıyla birlikte bizi selamlıyor.

Reklamlar
Geziyorum, Kavala, Yunanistan içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İstanbul-Sofya 2-3 Mart 2012

Ani verilen bir karar. Ve 5 saat sonra İstanbul-Sofya yolundayız.

Hafta sonu için bir önceki gün herhangi bir ülkeye ucuz bilet bulamayınca bu hafta sonu İstanbul’dayız galiba diye düşünürken, cuma günü saat 2 de verilen karar ve akşam 7 de yola çıkmış bulunuyoruz. Bir hafta önce arabayla Yunanistan’a gittiğimiz için arabanın yurt dışına çıkışında bir ödeme yapmamıza da gerek yok artık. Tabi iş çıkış saati ve cuma günü birleşince İstanbul’dan çıkabilmemiz oldukça güçleşiyor.

Bulgarista’a giderken kullanılan kuzey otobanı oldukça güzel, Edirne’ye varmamız fazla sürmüyor. Kapıkule de İpsala’ya göre inanılmaz güzel diyebilirim. İpsala hakketen oldukça basit ve eski görünmüştü bir önceki hafta. Tabi bunda İpsala’nın sadece Yunanistan için kullanılması, Kapıkule’nin ise adeta Avrupa’ya açılan güzergahtaki ana kapı olmasının rolü büyük.

Türk tarafındaki işleri hallettiketen sonra Bulgar tarafına geçiyoruz. Bulgaristan’ın sınır polisleri meşhur. Türkleri velinimet saydıklarını ve yolmadan sınırdan geçirmediklerini çokca duymuştuk. 20-30 Euro yu gözden çıkartarak gelmiştik zaten. Bulgar sınır polisi pasaportları kontrol ettikten sonra nerde kalacağımızı filan soruyor (bir çok ülkeye gittim böyle bir soruyla hiç birinde karşılaşmadım). Rezervasyonumuz olduğunu söylüyorum. Görmek istiyor. Bu sefer aceleyle çıktığımızdan çıktı alamamıştım, onun yerine rezervasyon ekranını Ctrl PrtSc yapmıştım. Bir dakika diyorum ve netbook u açıyorum, burdaki dosyayı gösteriyorum. Rezervasyonu yapalı da zaten 5 saat falan olmuştu. Ekrandaki rezervasyon bilgilerine bakıyor fakat burda isim yazmıyor diyor. En az 1 kişinin ismi yazmalıymış filan. Etme eyleme diyorum, bu hostel rezervasyonu, sadece kişi sayısı yazar. İşte hostelin adresi. Bi türlü kabul etmiyor, illa da birinizin ismi yazmalı derken tam da gmail ekranının sağ üst köşesindeki ad soyadımdan oluşan kullanıcı adını görünce tamam işte diyorum, bak burda ismim yazıyor. Biraz mırın kırından sonra pasaportlarımızı veriyor. Geçin tamam diyor. Burayı sorunsuz hallettikten sonra bagaj kontrolü var. Kontrolü yapan adam sigara istiyor. Kullanmıyoruz, yok diyoruz. Bu şekilde sınırı zayiatsız geçiyoruz. Bir süre önce sınırı geçen 2 arkadaştan 30 Euro aldıklarını bildiğim için iyi atlattık diyoruz.

Ve Bulgaristan’da ilerliyoruz, vakit gece yarısı. Yollar gerçekten çok kötü. Sofya’ya giderken yolların büyük bölümü tek gidiş tek geliş. Yoldaki tır yoğunluğu da bir hayli fazla. Sınırdan geçtikten 4 saat sonra yorucu bir yolculuğun ardından Sofya’ya varıyoruz. Gece (ya da sabah) saat 4. Uykulu gözlerle etrafa bakıyorum. Işıklandırılmış eski ve görkemli binalar, tam Sovyet tarzı bir mimari. Kalacağımız Hosteli bulmalıyız. Fakat bu saatte yer bulmak baya güç. Ne navigasyon cihazımız ne de haritamız var. Taksilerin olduğu bir yerde durup taksiciye adresi gösteriyorum. Adresi GPS e giriyor. Tek kelime İngilizce yok, işaret diliyle bana anlatmaya çalışıyor. Fakat nafile, bu şekilde bulmam imkansız gibi olacak. Arabayla beni takip edin diyor işaret diliyle. Takip ediyoruz. 3 dakika içinde bizi aradığımız adrese getiriyor. Para filan istemiyor fakat 5 Euro veriyoruz (meğer baya iyi paraymış onlar için). Sokak da doğru ama tam bina numarasını bulamıyoruz. Hemen orda bulunan açık süper markete girip adresi gösteriyorum. Kendisi bizzat bizimle gelip binayı ve zilini gösteriyor. Yardımseverliğinden dolayı teşekkür ediyoruz. Zili çalınca biraz sonra karşıdan uykulu bir ses karşılık veriyor. Rezervasyonumuz olduğunu söylüyorum. Kapıyı açıyor ve 4. kata çıkıyoruz. Çok eski bir bina. Kapıyı açan bayan yaşlı biri ve ingilizcesi zayıf. Başka birisini çağırıyor. Bu bayana rezervasyonumuz olduğunu söyleyince, boş odaları olmadığını söylüyor. Bir anda ne olduğunu da anlamıyorum, ne diyor bu şimdi kıvamındayım yani. Tekrardan bilgisayarı açıp rezervasyonumuz olduğunu hatta %10 unu ödediğimizi gösteriyorum. Rezervasyonu akşam saat 5 te yapmıştım. Hanımefendi en son 3 te hesap bilgilerini ve gelen mailleri kontrol ettiği için bizim rezervasyonu görmediğini söylüyor. Bu arada adı Orient Expres Hostel. Hostelworld ratingi %86 ama hiç güzel bir yer değil, kesinlikle tavsiye etmem. Bu arada saat sabah 4.30. Yakındaki bir hosteli arıyor (İnternet Hostel). Biraz sonra oradan bir bayan geliyor ve bizi diğer hostele götürüyor. Hemen 100 metre uzakta bir yer. İdare eder. Temiz yataklar, küçük bir hostel odası ve odada sadece biz varız. Yalnız hemen önünden geçen tramvay binayı sallıyor. Sabah saat 5 te yatıyoruz.

Bulgaristan, Geziyorum içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Midnight Express

Adını çokça duyduğum bir filmdi. Hangimiz bu filmi duymadık ki zaten. Yıllarca Türkiye’nin imajını belirleyen belki de en önemli unsur olmuştu. Kim bilir, hala bu filmdeki imgeleri kafalarından silmeyen bir sürü insan vardır dünyanın farklı yerlerinde.

Film 1978 de çekilmiş. 1970 de başlayan bir dizi olayı anlatıyor. 2 de Oskar alan filmin çekimleri Malta’da yapılmış.

Türkiye’ye gelen genç bir Amerikalı Billy Hayes, ülkesine dönerken 2 kilo esrarı vücuduna sararak ülke dışına çıkarmak ister. Tam uçağa binmeden önce yakalanır ve kaçakçılıktan hapse atılır. Böylece Türkiye hapishanelerinde ve kısmen sorunlu yargılama aşamalarındaki sahneler başlar.

O dönemlerde kendi öz evlatlarına ne kadar hoyrat davrandığı bilinen hapishane yönetimlerinin bir yabancıya nasıl davrandığını izledikten sonra, ilk olarak abartılı bulunabilse de gerçekçi olma ihtimali hiç de uzak değil. Zaten film yaşanmış bir hikaye ve peşi sıra yazılan bir kitaba dayanıyor.

Eleştirilebilecek yönlerinden biri de filmde zaman zaman Türklerin bile anlayamadığı çok bozuk bir Türkçenin kullanılması.

O zamanların Türkiyesine her ne kadar önyargılı olduğu iddia edilse bile farklı bir açıdan, modern (!?) batılı gözüyle sunulan bir perspektif. Adeta beyaz adamın ilk ayak bastığı topraklarda karşılaştığı vahşi ilkel adamla karşılaşması.

Tabi kendi toplumsal değişimimizi farketmemiz açısından da faydalı doneler sağlıyor.

Bence bu filmi kesinlikle izleyin. Tarihi değeri zaten paha biçilmez olmakla birlikte, 1978 filmi olmasına rağmen sinematografik açıdan da izlemeye değer. Filmin en beğendiğim sahnesi ise filmin sonlarına doğru, sevgilisinin Hayes’i ziyareti sırasında gerçekleşen ağlatıcı ironik sahnesi…

İzliyorum içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yalansavar

Sağlık haberlerinden, özellikle bu haberleri yayına hazırlayan editörlerden çok korkuyorum. Eminim paparazzi haberlerinden sonra en çok okunan haberler sağlık haberleridir. Bu nedenle de sağlık haberleri gazetelerin vermeyi sevdikleri haber tipleri içinde başta geliyor fakat genelde gazetelerde sağlık haberlerine gerekli özen gösterilmediği için zaman zaman yanlış anlaşılmalar olabiliyor.

Örneğin 8 Haziran 2012 tarihli Hürriyet gazetesindeki haberin başlığı “Çektirirken iki kere düşünün“. Haberin söylediğine göre “Çocukken fazla bilgisayarlı tomografi çekilenlerin ileriki yaşlarda beyin ya da kan kanserine yakalanma riskinin artabileceği belirlendi.” Elbette bu haberi görür görmez benim yalansavar hislerim sinyal verdi, didikleyeyim bakalım altından ne çıkacak dedim.

View original post 529 kelime daha

Okuyorum içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir Bayram Yemeğinde

Bir zamanlar çokça sevdiğim bir şiirdi. Hala da severim ya… Eski defterleri karıştırırken rastladım.

Ölüm  bir yokluk ve sevdiklerinden ebedi ayrılık olsaydı ne feci olurdu gerçekten de…

Tarancı’nın özlü ve güzel şiiri şöyle:

Korkarım felekte bir gün 
Bir bayram yemeğinde. 
Anam, babam gibi kardeşlerimde, 
En güzel dalgınlığında ömrün. 
Beni gurbette sanıp 
Keşke gelseydi bu bayram 
Diyecekler. 
Ve birdenbire yürekler, 
Aynı acıyla yanıp 
Hepsinin gözleri yaşaracak. 
Öldüğümü hatırlayarak.

C.S.T.

Okuyorum içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

James Blunt-Goodbye My Lover

Bu şarkıyı dinlemekten de inanılmaz keyif alıyorum.

http://fizy.com/#s/17fx2l

“Goodbye My Lover”

Did I disappoint you or let you down?
Should I be feeling guilty or let the judges frown?
‘Cause I saw the end before we’d begun,
Yes I saw you were blinded and I knew I had won.
So I took what’s mine by eternal right.
Took your soul out into the night.
It may be over but it won’t stop there,
I am here for you if you’d only care.
You touched my heart you touched my soul.
You changed my life and all my goals.
And love is blind and that I knew when,
My heart was blinded by you.
I’ve kissed your lips and held your hand.
Shared your dreams and shared your bed.
I know you well, I know your smell.
I’ve been addicted to you.[x2]
Goodbye my lover.
Goodbye my friend.
You have been the one.
You have been the one for me.I am a dreamer and when I wake,
You can’t break my spirit – it’s my dreams you take.
And as you move on, remember me,
Remember us and all we used to be
I’ve seen you cry, I’ve seen you smile.
I’ve watched you sleeping for a while.
I’d be the father of your child.
I’d spend a lifetime with you.
I know your fears and you know mine.
We’ve had our doubts but now we’re fine,
And I love you, I swear that’s true.
I cannot live without you.

[x2]
Goodbye my lover.
Goodbye my friend.
You have been the one.
You have been the one for me.

And I still hold your hand in mine.
In mine when I’m asleep.
And I will bare my soul in time,
When I’m kneeling at your feet.
Goodbye my lover.
Goodbye my friend.
You have been the one.
You have been the one for me.

I’m so hollow, baby, I’m so hollow.
I’m so, I’m so, I’m so hollow.
I’m so hollow, baby, I’m so hollow.
I’m so, I’m so, I’m so hollow.


Dinliyorum, Lyrics içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

In Bruges

Güzel bir film daha. Colin Farrell’ın başrolde olduğu film adından da anlaşıldığı gibi Brugge’da geçiyor. Filmi izlerken Brugge’u görme isteğiniz tavan yapıyor: Bir şehrin reklamı bundan daha iyi yapılamaz diyorsunuz. Aksiyon, komedi,romantizm bulabileceğiniz filmde ilginç ve zaman zaman absürdleşen diyaloglar filmi daha da eğlenceli kılıyor. 2008 yapımı olan filmin imdb puanı da 8.0 . İyi seyirler.

İzliyorum içinde yayınlandı | Yorum bırakın