TARTU

2. Baltık Gezisi/14 Temmuz 2012

Sabah dinlenmiş olarak uyanıyorum. Otobüs 8.40 ta. Hızlıca kahvaltı yapıyorum. Check-out yaptıktan sonra hemen bi taksi çevirip otobüs terminaline gidiyorum. Lux Express firmasıyla gidiyorum. Oldukça kaliteli, adından da anlaşıldığı gibi lüks bir otobüs. Keyifli bir yolculuk oluyor.

Öğlen 12.30 da Tartu’ya varıyorum. Otobüs terminalinden çıktıktan sonra otel yaklaşık 400 metre uzaklıkta: Hotell Pallas. Buraya geleceklere tavsiye ederim. Oldukça merkezi bir yerde, old town a çok yakın, temizlik ve konfor gibi beklentilerinizi de karşılıyor.

Otelde kısa bir dinlenmenin ardından artık şehri keşfetme zamanı. Resepsiyondan harita aldıktan sonra old town yönüne doğru yol almaya başlıyorum. Biraz sonra karşıma küçük bir sergi çıkıyor. Hemen bi göz atıyorum. Estonya tanıtımı için hazırlanmış küçük bir sergi. Başında duran bayan haftaya da Tallinn’de olacağını söylüyor.

Sergiden hemen sonra tertemiz ve fresh havayı ciğerlerimde hissederek eski şehirde yürümeye devam ediyorum. Hemen ilerde şehrin en önemli yeri var karşımda. Eski belediye binası. Oldukça göz alıcı ve kendine baktıkça baktıran bir mimari. Hemen üzerinde de güzel bir saat.

Bu tarz binalara Avrupa’nın bir çok şehrinde rastladığım için Avrupa ölçeğinde şaşırtıcı olmasa da ister istemez kıyas yapınca kendi ülkemle parmak ısırmıyor da değilim. Öz eleştiri yapmamız gereken o kadar çok nokta var ki. Çok daha derin ve bir çok ülkeye göre kıyas götürmez nitelikte bir tarihe ve bunların bakiyesi eserlere ev sahipliği yapmamıza rağmen, yıllar boyunca bunların talan edilmesine, yahut suyu verilmemiş bir çiçek gibi soluvermelerine, belki de en çirkini yanı başlarında ayrık otu gibi biten ucube bina müsveddelerine dur diyemeyişimize mi yanalım? Bizde tarihi eserler maalesef şehirle olan bütünselliğini kaybetmiş durumdalar. Aslında mezar gibiler sanki. Sadece ziyaret edilen, aslında yaşamayan. Kastettiğim şey, şehrin yaşayan yapısından kopartılmış, yalnızlaştırılmış eserlerimiz için. Her gezdiğim ‘old town’ dan sonra aldığım keyifle birlikte yaşadığım keder belki de aidiyet bağımın kuvvetli olduğunu hissettiğim değerlerimin haketmediği bir yazgıya boyun eğmesindendir.

Tekrardan Tartu’ya dönecek olursam, burası aslında bir üniversite şehri. Adını verdiği üniversite Tartu Üniversitesi. Sosyal ve özellikle sanatsal alanda oldukça başarılı bir üniversite. Şu an yaz olduğu için öğrenci şehri hareketliliğinden de uzak. Burası çok güzel turistik bir destinasyon olmasına rağmen, fazla bilinmiyor da denilebilir. Başkent Tallinn’e çok kişi gelse de Tartu’ya gelen fazla turist yok. Hemen meydanda bulunan bir dükkana girip burada tarihi ve şehri, Estonya’yı simgeleyen hediyelik eşyalara bakıyorum. İnanılmaz güzel şeyler, çıkmadan ufak tefek bir kaç şey alıyorum. Eski (old) yada eski süsü verilmiş (vintage) evlerin arasından geçerken biraz ilerde girdiğim botanik bahçesi bir anda farklı bir dünyaya götürüyor beni. Nedense şu ana kadar hiç botanik bahçesine girmemiştim. Kısmen bildiğim fakat çoğunu bilmediğim bir sürü bitki, çiçek, kimisinin kokusu kimisinin görüntüsü… İlk başta küçük bir yer sandım fakat sonra anladım ki oldukça büyükmüş. Hızlıca geziyorum etrafı.

Botanik bahçesinden sonra üniversite tarafına yöneliyorum. Tartu Üniversitesi, binaları şehre dağımış, kampüsten ziyade bir üniversite-şehir konseptinde. Binalar orta çağ mimarisini andırıyor ve sanatsal ögeler açısından da oldukça zenginler. Daha önce de bahsettiğim gibi sosyal bilimler, özellikle de sanatsal ve tasarımla ilgili bölümleri oldukça kaliteli bir üniversite burası. Yemyeşil ortamda eski binaların arasından geçerekten biraz tepelik bir yere çıkıyorum. Burada bir kule var ve şehre hakim böyle bir yerden 4 bir yanı izleme fırsatını kaçırmamak lazım; yukarı çıkıyorum. Bu arada bu coğrafyada dağ gibi kavramlar pek yok. Ülkenin en yüksek yeri 300-400 metre. Kuleden seyrediyorum etrafı. Yüksekte olmanın ferahlığı ve etrafı tanımanın, keşfetmenin keyfini yaşıyorum.

Kuleden indikten sonra farklı yollardan, sokaklardan geçerek tekrardan old townın kalbine geliyorum. Bu arada vakit de ilerliyor. Zil çalan karnımın imdadına yetiştikten sonra, aydınlığın son demlerini kaçırmamak için geziye devam ediyorum. Gerçi güneş geç battığı için oldukça avantajlıyım. Beyaz gecelerin keyfi ve avantajı yani. Kuzey ülkelerine yaz için bahşedilen nimet. Kış o kadar soğuk ve karanlık ki buralarda, böyle bir şeyin gereksinimi kaçınılmaz belki de. Velhasıl Dostoyevski’den aşina olduğumuz beyaz gecelerin kısmen burada da seyircisi olup bizzat tanıklık etme şansını yakalıyorum. Planlar gerçekleşirse St. Petersburg’da dört dörtlük beyaz geceler keyfi yaşamayı da düşlüyorum. Tekrardan Tartu’ya gelirsem, burada da şehrin ortasından geçen ve etrafı park, bahçelerle bezenmiş bir nehir var. Bir çok insan burada akşam sporunu yapıyor, bebeğini yada köpeğini gezdiriyor. Bu arada fazla insan da var sanmayın hani. Aslında pek az insan var ortalıkta. Nehir boyu baya yürüyorum. Kuzeyin dinginliğini hissetmek gerçekten farklı bir his. Burası dünyanın tüm karmaşalarından o kadar uzak ki. İnsan kendini farlı bir zaman, mekanda hissediyor sanki. Yoksa biz mi kendi hayatlarımızı zorlaştırıyoruz diye düşünüyorum. Aslında bir açıdan baktığımızda yaşamak o kadar basit ki. Pekala neden bizim hayatlarımız hep stresli. Buralarda ise stres faktörleri o kadar az ki. İnsanın kendisini farketmeye zamanı kalıyor. Düşünüyorum da İstanbul’daki koşuşturmacada kendimizin, bizim, benliğimizin ne kadar farkına varıyoruz. Aslında en önemli olan, yanı başımızda olan bizim farkındalığımız kendi etrafımızda şekillenen bir çok şey tarafından ne kadar da örtülüyor. Kendini dinlemesi lazım insanın zaman zaman. Adeta kendi iç sesini bastıran dış seslerden kurtulup kuvvetlice dinlemesi lazım kendini.

Kendini dinlemek için zaman ayırmaktan çok aslında hayatını ona göre şekillendirmek evla olsa da, yapabildiğim kadarını yapıyorum kendimce. Nehir boyu yeşilliklerin içinden gezerekten tekrardan eski şihir kısmına geliyorum. Burada meydandaki kafelerden birine oturup dondurma yiyorum. Akşam serinliği artık soğuğa döndüğü için üzerime de bir şeyler alıyorum. Size tavsiye, kuzeyde bir ülkeye gidiyorsanız yazın en sıcak zamanı bile olsa uzun kollu bir şeyler muhakkak yanınızda olsun. Akşamın alacalığı saat 10.30 da belirmeye başlıyor. 11 e doğru otele doğru yola çıkıyorum. Yolda masa tenisi oynayan birisi var. Sokaktaki masada isteyenle oynuyor. Ben de oynamak istiyorum. Bu arada bu genci sabah da görmüştüm, yine burada oynuyordu. Biraz ısındıktan sonra başlıyuoruz. Fena oynamıyor, yalnız fazla ısınmamanın ve uzun zamandır oynamamanın bahanesine sığınarak 11-9 kaybediyorum, gerçi biliyorum ki yenebilirdim onu. Bu arada ne hikmetse yolculuklarda oynadığım sokak oyunlarında ( ABD ve Bulgaristan’da satranç, Estonya’da masa tenisi) bir türlü galibiyet yüzü göremedim, hep iyi oynayan olarak kaybediyorum. Bunu da ilginç bir dipnot olarak kaydedeyim. Ama zaten amaç eğlenmek. ben de zaten aktivite gördüm mü dayanamam hemen denerim. Tavsiyem odur ki sizden deneyin. O, bu, şu farketmez. Belki de başka zaman karşılaşma imkanınız olmayacak bir şeyle karşılaşmış da olabilirsiniz. Fırsatları kaçırmayın yani. Ben böyle yapmaya çalışıyorum en azından. Şimdilik bu kadar, yarın Tallinn’e geçiyorum.

Reklamlar
Bu yazı Estonya, Geziyorum içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s