Budapeşte 1. Gün

6 Şubat 2011, sabah saat 09.30 da uçağımız Sabiha Gökçen Havaalanından kalktı. Biletleri Wizz Air dan aldım. Oldukça makul fiyatlara İstanbul – Budapeşte uçuşu bulabilirsiniz. Ben 90 Euro ya aldım fakat, uçuştan 20 gün önceye kadar bilet fiyatları 65 Euro civarındaydı.

1 seneden beri yurtdışına çıkmamıs olmamdan dolayı bu seyahat beni çok heyecanlandırmıştı. Hep görmeyi merak ettigim Orta Avrupa’daki 3 ülkenin başkentlerini gezmek… Habsburg hanedanıyla özdeşleşen 3 şehir:Budapeşte, Viyana ve Prag. Mevsim kış fakat heyecanımız dorukta ve 8 günlük program eminim ki muhteşem geçecek.

Uçuş süresi yaklaşık 2 saat. Türkiye ile Macaristan arasındaki saat farki ise 1 saat, yani Budapeşte’ye lokal saatle 10.30 da indik. Budapeşte’deki havaalanının ismi Ferihegy. Wizz air terminal 1 e iniyor.

Ve artık Budapeşte topraklarındayız. Buda ve Peşte olarak Tuna nehri tarafindan 2 ye ayrılan şehirdeyiz. Giriş işlemlerini yaptıktan sonra sıra şehir merkezine gitmekte. Fakat öncelikle döviz bozdurmamız gerekiyor. Burası AB ülkesi olmasına rağmen, kendi para birimi olan Forint i kullanıyor. Bir miktar Forint alıyoruz. Şimdi sıra otobüs için bilet almakta. Otobüs bileti 320 Forint. Otobüsle M3 metro hattına kadar gidip, metroyu kullanarak şehir merkezine gitmemiz gerekiyor. Şansa bak ki havaalanının kapısından çıkmamızla giden otobüsü görmemiz bir oluyor. Artık bir sonrakini bekliyoruz. Fazla beklemeden otobüs geliyor. Fakat ne otobüs ama, oldukça köhne bir görüntüsü var. Neyse biniyoruz. Bileti şöföre gösteriyoruz ama hiç bir tepki vermiyor. Biz de yerimize oturuyoruz. Otobüsle, son durak olan Kobanya-Kisbest e gidiyoruz. Yol boyunca, Budapeşte’nin dış bölgelerine bakarak ilerliyoruz. AB üyesi olsa da ekonomisinin zayıf olduğu her halinden belli oluyor. Nihayet son durağa geldik( Bu arada yolculuk 15-20 dk sürüyor). Metro hemen Kobanya-Kisbest durağının yanında. Öncelikle 10 luk bilet alıyoruz çünkü bu şekilde ulaşım daha ekonomik oluyor. Tek bilet 320 Forint iken 10 luk bilet 2800 Forint tutuyor. Metroya biniyoruz. Fakat bilet soran filan yok. Bakalım biletsiz seyahat nereye kadar diyerekten sorunun cevabını ileri bir tarihe erteliyoruz.

Budapeşte dünyadaki en eski metro hatlarından birine sahip, raylı sistem oldukça yaygın. Fakat çalışan metrolar bizimkilere kıyasla baya eski. Metroya ilk duraktan bindik(M3 hattı) ve Ferenciek Tere durağında inmemiz gerekiyor. Bir durak gittikten sonra metro duruyor ve macarca bir anons yapılıyor. Herkes metrodan iniyor. Biz daha yahu ne oldu diyerekten durumu anlamaya çalışırken, macar bir bayan başka bir araca geçmemiz gerektiğini söyleyerek nazikce bize yardımcı oluyor. Yabancı bir ülkede size yapılan küçük yardımların bile insanı ne kadar mutlu ettiğini bilen bilir.

Tekrar metroya gelirsek, taksim metrosunun iki katı hızla gidiyor. Bir de araç eski olduğu için durması da epey zor oluyor. Derken bizim istasyona geliyoruz. Buraya gelmemiz de yaklasik 15 dk sürdü. Metrodan iniyoruz. Çıkış için kullandığımız yürüyen merdivenler de yaklaşık bizdekilerin iki katı hızda gidiyor. Ilginç diyoruz.

Ve tarihi binalarla bezenmis Budapeşte. Karakterli binalar her tarafta. İnsanı etkileyen ve baktıkça bakası gelen. Oysa daha sadece Ferenciek Tere metro çıkışındaki binalar bunlar. Daha neler var kim bilir?…

Şunu belirtmeliyim ki, bütünmüş gibi görünen bu yazıyı parça parça, fırsat buldukça yazıyorum. Örneğin şu an akşam saat 11.00 ve ben yorgun argın bir vaziyette hostele gelmiş olarak bu satırlari size aktarıyorum.

Bu kısa bilgilendirmeden sonra tekrardan kaldığım yerden devam edeyim. Ferenciek Tere’den sonra hostelimizin buraya yurume 2 dk mesafede oldugunu biliyorduk fakat yönünü belirleme konusunu tam olarak halledememiştik. Bu sırada yaşlıca bir amcamız olmayan ingilizcesine rağmen, hal ve hareketleriyle bize yardım etmek istediğini belirtti ısrarla. Haritamızı gösterdik ve gitmek istediğimiz yeri sorduk. O da takılın peşime der gibi kendisini takip etmemizi istedi. Pekala diyerekten düştük peşine. Koyun gibi takıldık arkasına diyemem çünkü yabancı memlekette her daim ceylan ürkekliğinde olmak evladır, zira tehlikenin nereden geleceğini kestirmek zordur. Lakin amca zararsız bi tipti. Fakat yine de elin oğlu kolay kolay yardım etmez, hem de bu şekilde diye de düşünüyordum. 1 dk içinde bizim hostelin bulunduğu sokağa geldik. Tabi yardımsever amcamız beklendiği üzre, gençler amcaya bi yardım edin moduna büründü. Bozukluk filan bi şeyler verin tarzında kelam edince hakkıdır diyerekten bozukluk bi şeyler verdim. Yine beklendiği üzre klasik ve evrenselleşmiş bir yanıt olarak, “bu ne yahu, dilenciye verilmez bu” yaklaşımı sergileyince klasik türk cevabı olarak öğrenciyiz abi diyerekten olay mahallinden uzaklaştık. Kıssadan hisse: “Elin oğlu kimseye kolay kolay bi şey vermez almadan. Yapıyosa şüpheyi her daim canlı tutmakta fayda vardır” diyoruz ve asıl konuya tekrar geri dönüyoruz.

Hostelimizin önüne geldik. Klasik macaryen bir bina 🙂 Yani eski usül, taştan, büyükce bir bina. Kapı açık, içeri giriyoruz. Apartmanın iç kısmında küçük bir sahanlık var. Üst katlara doğru çıkıyoruz. Ve 2. kattayız. Zile basıyoruz. Hostelde bizi Riiga karşılıyor(isminden emin değilim, bi türlü anlayamadım. Şu macarların garip telaffuz-yazım durumundan dolayı :)) Önce bi form dolduruyoruz, ardından odamıza geçiyoruz.

6 kişilik oda için 3 kişi olarak rezervasyon yaptırmıştık. Odaya girdiğimizde yatan bir kız olduğunu, masanın jack daniels ve çeşitli bira şişeleriyle dağınık vaziyette olduğunu ve hatta odaya sinen alkol kokusunun baya keskin olduğunu görüyoruz. İlk izlenim olumsuz 😦 Ama her zaman pozitif olmak, çözüm odaklı olmak gezginliğin ön şartlarındandır diyerekten bunları gözardı ediyoruz.

Tabi öncelikle günün yorgunluğunu atmak lazım. Biraz dinleniyoruz. Şimdi çantalarımızı kitleyip sokaklarda turlama zamanı 🙂

Durun bi dakka. Az daha atlama yaparaktan akşama geçecektim(Çünkü buradan itibaren ilk günün devamını ikinci günün sabahında, duşumu almış, diğer arkadaşların uyanmasını beklerken yazıyorum). Öncelikle 2 gün sonra gideceğimiz viyana için otobüs bileti almak üzere otobüs terminaline gidiyoruz. Giderken metroyu kullanıyoruz. Bu sefer ilk kez bilet okutmak zorunda kalıyoruz, 3. vasıta fakat ilk bilet okutmamız çünkü metro girişinde bekleyen iki görevli var 🙂 Artık metroya aşina sayılırız zira ilk sefer bindiğimiz M3 hattındayız tekrar. Bu sefer Nepliget durağında iniyoruz. Eurolines’ı gösteren çıkışa yönelip bir üst kata çıkıyoruz. Viyana’ya 8 Şubat sabahı gitmeyi planlamıştık, bunun için sabah 7 arabasına bilet aldık. Yolculuk 2 saat 55 dk ve kişi başı 10 Euro. Biletlerimizi aldıktan sonra mutlu bir şekilde yola devam ediyoruz. Dönüşte yürüyerek merkeze gidelim, çevre yerleşimleri de görelim düşüncesindeyiz. İlk önce yanlış yöne gitsek de sonra yolu buluyoruz. Genel olarak düzenli bir şehir. Binalar arasında sırıtan pek yok (en azından merkeze yakın yerlerde). Eski Sovyet ülkelerinin hepsinde olduğu gibi burda da yollar geniş, ferah. Trafik de gayet akıcı ve yayalara karşı oldukça duyarlılar. İstanbul gibi büyük metropollerde alışık olmadığımız yol verme, yayayı görünce çok önceden yavaşlama gibi özelliklerle tekrar karşılaşıyoruz. Yolda çok çeşitli binalar, kiliseler, müzeler görüyoruz; hepsi de birbirinden güzel, fakat burada tek tek hepsinin özel ismini yazacak değilim 🙂

Biletimizi aldıktan 2 saat sonra yol üzerindeki hostelimize tekrar uğruyoruz. Bi pit-stop yapıp enerji tazelemek lazım. Öncelikle odamıza geldiğimizde ilk anki berbat görüntünün azaldığını ve biraz sonra da hang-over tarzı görünümün Riiga tarafindan toparlandığını görüyoruz. Artık normal bir hostel odasındayız. Riiga ya etrafta süpermarket olup olmadığını soruyoruz, hemen Ferenciek Tere istasyonunun yanında olduğunu söylüyor, yani 2 dk uzağımızda. Çıkıp bi şeyler alıyoruz. Tekrar hostele dönüp yeme içme ardından dinlenme amaçlı biraz kestirme faslı filan…

Akşam 6.30 gibi dışarı çıkıyoruz. Havanın iyice soğuk olacağını düşünerek daha sıkı giyinerek tabi. Çünkü buranın Şubat ayı akşam sıcaklık ortalaması -4 derece. Fakat hava süper. 6-7 derece ve çok güzel. Bu mevsimde hem de burda böyle güzel havaya denk gelmek büyük şans.

Artık Tuna Nehrini görmek lazım değil mi? Zaten hep 5 dk uzaktaydı. Tuna’nın üzerinde bir çok köprü var. Bize yakın olandan doğru karşıya geçiyoruz. Tabi manzara mükemmel. Fotoğraflarını görmüştüm ama burada bu havayı solumak, bu manzaraya tanık olmak müthiş. Boşuna bu güzel şehri almak için onca emek sarfedilmemiş diyorum kendi kendime. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Çok güzel ışıklandırılmış köprüler her tarafta, adeta tunanın boynuna takılmış inciden kolyeler…

Buda’ya doğru ilerliyoruz. Sağ çaprazımızda Kale bölgesi  ve Macar Ulusal Sanat Galerisi ışıl ışıl görüntüsüyle bizleri selamlıyor adeta. Şunu da belirtmeliyim ki sokaklarda fazla insan yok, olanların çoğu da turist sanki… Tabi mevsimin kış olması önemli bir etken muhakkak. Tuna kenarında baya dolaşıyoruz. Derken bir market görüp içeriye giriyoruz. Bakınırken bi köşede çekirdek görüyorum; çekirdek çitlemeyi seven bir milletin ferdi olarak hemen alıyorum tabi. Biraz sonra bir banka oturup Tuna kenarında çekirdek çitletiyoruz. Hostele dönerken yolumuzun önünde Macaristan parlamento binası var. Oldukça güzel ve tarihi bir bina. Etrafta pek görünmeyen polis ve askere burada tek tük de olsa rastlıyoruz. Zamanı olanlar için parlamento binasının içini gezmelerini tavsiye ederim. Ben gezmedim fakat kitaptan okuduğum kadarıyla içi bir hayli güzel.

Reklamlar
Bu yazı Geziyorum, Viyana - Prag - Budapeşte içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s