Yaşım İlerledikçe

Yeni bir yaşa girdiğimin hemen ertesi günü kütüphaneden alıp okumaya başladığım Tarancı’nın kitabındaki bu şiir herhalde halimi anlatan en münasip kelimelerin vücut bulmuş haliydi…

YAŞIM İLERLEDİKÇE

Yaşım ilerledikçe daha çok anlıyorum

Ne büyük nimet olduğunu ah ey güzel gün!

Boş yere üzülmekte mana yok anlıyorum,

Kadrini bilmek lazım artık açan her gülün;

Şükretmek türküsüne daldaki her bülbülün!

Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum.

C.S.T.

Reklamlar
Okuyorum içinde yayınlandı | Yorum bırakın

If you go away

Yıllar geçse de güzelliğinden ve etkileyiciliğinden bir şey kaybetmiyor.

If you go away on this summer day
Then you might as well take the sun away
All the birds that flew in the summer sky
When our love was new and our hearts were high
When the day was young and the night was long
And the moon stood still for the night bird’s song

If you go away, if you go away, if you go away

But if you stay, I’ll make you a day
Like no day has been or will be again
We’ll sail on the sun, we’ll ride on the rain
We’ll talk to the trees and worship the wind
Then if you go, I’ll understand
Leave me just enough love to hold in my hand

If you go away, If you go away, If you go away

Ne me quitte pas
Il faut oublier
Tout peut s’oublier
Qui s’enfuit dj
Oublier le temps
Des malentendus
Et le temps perdu
A savoir comment
Oublier ces heures
Qui tuaient parfois
A coups de pourquoi
Le coeur du bonheur

Ne me quitte pas, ne me quitte pas, ne me quitte pas

But if you stay, I’ll make you a night
Like no night has been or will be again
I’ll sail on your smile, I’ll ride on your touch
I’ll talk to your eyes, that I love so much
Then if you go, I’ll understand
Leave me just enough love to hold in my hand

If you go away, if you go away, if you go away

If you go away, as I know you must
There’ll be nothing left in this world to trust
Just an empty room, full of empty space
Like the empty look I see on your face
Oh, I’d have been the shadow of your shadow
If it might have kept me by your side

If you go away, if you go away, if you go away

[Spoken:] Please don’t go away!

 

 

Okuyorum içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Farklı yaklaşım

dün, gecenin üçünde, ramazan’ımı tebrik eden, sigara tiryakisi bir taksi şoförüyle oruç ve ramazan üzerine konuştuk yol boyu. ramazan dedim, çok hikmetlerinin yanında, allah’ın bize verdiği irade nimetinin büyüklüğünü ve gücünü farketmemizi sağlayan bir ay. yapamam, edemem dediğimiz nice şeyi terkedip yine de dimdik durabildiğimizi, yine de dayanabildiğimizi görüyoruz ramazan’da. anlıyoruz ki, ne dünden kalan yaşanmışlıkların çaresiz mahkumuyuz, ne de alışkanlıklarımızın… allah öyle bir irade vermiş ki bize, o’nun adına o iradenin hakkını verebilirsek, aşamayız zannettiğimiz meseleleri, engelleri aşabiliriz. ramazan bize bunu da öğretiyor.

metin karabaşoğlu

Okuyorum içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TARTU

2. Baltık Gezisi/14 Temmuz 2012

Sabah dinlenmiş olarak uyanıyorum. Otobüs 8.40 ta. Hızlıca kahvaltı yapıyorum. Check-out yaptıktan sonra hemen bi taksi çevirip otobüs terminaline gidiyorum. Lux Express firmasıyla gidiyorum. Oldukça kaliteli, adından da anlaşıldığı gibi lüks bir otobüs. Keyifli bir yolculuk oluyor.

Öğlen 12.30 da Tartu’ya varıyorum. Otobüs terminalinden çıktıktan sonra otel yaklaşık 400 metre uzaklıkta: Hotell Pallas. Buraya geleceklere tavsiye ederim. Oldukça merkezi bir yerde, old town a çok yakın, temizlik ve konfor gibi beklentilerinizi de karşılıyor.

Otelde kısa bir dinlenmenin ardından artık şehri keşfetme zamanı. Resepsiyondan harita aldıktan sonra old town yönüne doğru yol almaya başlıyorum. Biraz sonra karşıma küçük bir sergi çıkıyor. Hemen bi göz atıyorum. Estonya tanıtımı için hazırlanmış küçük bir sergi. Başında duran bayan haftaya da Tallinn’de olacağını söylüyor.

Sergiden hemen sonra tertemiz ve fresh havayı ciğerlerimde hissederek eski şehirde yürümeye devam ediyorum. Hemen ilerde şehrin en önemli yeri var karşımda. Eski belediye binası. Oldukça göz alıcı ve kendine baktıkça baktıran bir mimari. Hemen üzerinde de güzel bir saat.

Bu tarz binalara Avrupa’nın bir çok şehrinde rastladığım için Avrupa ölçeğinde şaşırtıcı olmasa da ister istemez kıyas yapınca kendi ülkemle parmak ısırmıyor da değilim. Öz eleştiri yapmamız gereken o kadar çok nokta var ki. Çok daha derin ve bir çok ülkeye göre kıyas götürmez nitelikte bir tarihe ve bunların bakiyesi eserlere ev sahipliği yapmamıza rağmen, yıllar boyunca bunların talan edilmesine, yahut suyu verilmemiş bir çiçek gibi soluvermelerine, belki de en çirkini yanı başlarında ayrık otu gibi biten ucube bina müsveddelerine dur diyemeyişimize mi yanalım? Bizde tarihi eserler maalesef şehirle olan bütünselliğini kaybetmiş durumdalar. Aslında mezar gibiler sanki. Sadece ziyaret edilen, aslında yaşamayan. Kastettiğim şey, şehrin yaşayan yapısından kopartılmış, yalnızlaştırılmış eserlerimiz için. Her gezdiğim ‘old town’ dan sonra aldığım keyifle birlikte yaşadığım keder belki de aidiyet bağımın kuvvetli olduğunu hissettiğim değerlerimin haketmediği bir yazgıya boyun eğmesindendir.

Tekrardan Tartu’ya dönecek olursam, burası aslında bir üniversite şehri. Adını verdiği üniversite Tartu Üniversitesi. Sosyal ve özellikle sanatsal alanda oldukça başarılı bir üniversite. Şu an yaz olduğu için öğrenci şehri hareketliliğinden de uzak. Burası çok güzel turistik bir destinasyon olmasına rağmen, fazla bilinmiyor da denilebilir. Başkent Tallinn’e çok kişi gelse de Tartu’ya gelen fazla turist yok. Hemen meydanda bulunan bir dükkana girip burada tarihi ve şehri, Estonya’yı simgeleyen hediyelik eşyalara bakıyorum. İnanılmaz güzel şeyler, çıkmadan ufak tefek bir kaç şey alıyorum. Eski (old) yada eski süsü verilmiş (vintage) evlerin arasından geçerken biraz ilerde girdiğim botanik bahçesi bir anda farklı bir dünyaya götürüyor beni. Nedense şu ana kadar hiç botanik bahçesine girmemiştim. Kısmen bildiğim fakat çoğunu bilmediğim bir sürü bitki, çiçek, kimisinin kokusu kimisinin görüntüsü… İlk başta küçük bir yer sandım fakat sonra anladım ki oldukça büyükmüş. Hızlıca geziyorum etrafı.

Botanik bahçesinden sonra üniversite tarafına yöneliyorum. Tartu Üniversitesi, binaları şehre dağımış, kampüsten ziyade bir üniversite-şehir konseptinde. Binalar orta çağ mimarisini andırıyor ve sanatsal ögeler açısından da oldukça zenginler. Daha önce de bahsettiğim gibi sosyal bilimler, özellikle de sanatsal ve tasarımla ilgili bölümleri oldukça kaliteli bir üniversite burası. Yemyeşil ortamda eski binaların arasından geçerekten biraz tepelik bir yere çıkıyorum. Burada bir kule var ve şehre hakim böyle bir yerden 4 bir yanı izleme fırsatını kaçırmamak lazım; yukarı çıkıyorum. Bu arada bu coğrafyada dağ gibi kavramlar pek yok. Ülkenin en yüksek yeri 300-400 metre. Kuleden seyrediyorum etrafı. Yüksekte olmanın ferahlığı ve etrafı tanımanın, keşfetmenin keyfini yaşıyorum.

Kuleden indikten sonra farklı yollardan, sokaklardan geçerek tekrardan old townın kalbine geliyorum. Bu arada vakit de ilerliyor. Zil çalan karnımın imdadına yetiştikten sonra, aydınlığın son demlerini kaçırmamak için geziye devam ediyorum. Gerçi güneş geç battığı için oldukça avantajlıyım. Beyaz gecelerin keyfi ve avantajı yani. Kuzey ülkelerine yaz için bahşedilen nimet. Kış o kadar soğuk ve karanlık ki buralarda, böyle bir şeyin gereksinimi kaçınılmaz belki de. Velhasıl Dostoyevski’den aşina olduğumuz beyaz gecelerin kısmen burada da seyircisi olup bizzat tanıklık etme şansını yakalıyorum. Planlar gerçekleşirse St. Petersburg’da dört dörtlük beyaz geceler keyfi yaşamayı da düşlüyorum. Tekrardan Tartu’ya gelirsem, burada da şehrin ortasından geçen ve etrafı park, bahçelerle bezenmiş bir nehir var. Bir çok insan burada akşam sporunu yapıyor, bebeğini yada köpeğini gezdiriyor. Bu arada fazla insan da var sanmayın hani. Aslında pek az insan var ortalıkta. Nehir boyu baya yürüyorum. Kuzeyin dinginliğini hissetmek gerçekten farklı bir his. Burası dünyanın tüm karmaşalarından o kadar uzak ki. İnsan kendini farlı bir zaman, mekanda hissediyor sanki. Yoksa biz mi kendi hayatlarımızı zorlaştırıyoruz diye düşünüyorum. Aslında bir açıdan baktığımızda yaşamak o kadar basit ki. Pekala neden bizim hayatlarımız hep stresli. Buralarda ise stres faktörleri o kadar az ki. İnsanın kendisini farketmeye zamanı kalıyor. Düşünüyorum da İstanbul’daki koşuşturmacada kendimizin, bizim, benliğimizin ne kadar farkına varıyoruz. Aslında en önemli olan, yanı başımızda olan bizim farkındalığımız kendi etrafımızda şekillenen bir çok şey tarafından ne kadar da örtülüyor. Kendini dinlemesi lazım insanın zaman zaman. Adeta kendi iç sesini bastıran dış seslerden kurtulup kuvvetlice dinlemesi lazım kendini.

Kendini dinlemek için zaman ayırmaktan çok aslında hayatını ona göre şekillendirmek evla olsa da, yapabildiğim kadarını yapıyorum kendimce. Nehir boyu yeşilliklerin içinden gezerekten tekrardan eski şihir kısmına geliyorum. Burada meydandaki kafelerden birine oturup dondurma yiyorum. Akşam serinliği artık soğuğa döndüğü için üzerime de bir şeyler alıyorum. Size tavsiye, kuzeyde bir ülkeye gidiyorsanız yazın en sıcak zamanı bile olsa uzun kollu bir şeyler muhakkak yanınızda olsun. Akşamın alacalığı saat 10.30 da belirmeye başlıyor. 11 e doğru otele doğru yola çıkıyorum. Yolda masa tenisi oynayan birisi var. Sokaktaki masada isteyenle oynuyor. Ben de oynamak istiyorum. Bu arada bu genci sabah da görmüştüm, yine burada oynuyordu. Biraz ısındıktan sonra başlıyuoruz. Fena oynamıyor, yalnız fazla ısınmamanın ve uzun zamandır oynamamanın bahanesine sığınarak 11-9 kaybediyorum, gerçi biliyorum ki yenebilirdim onu. Bu arada ne hikmetse yolculuklarda oynadığım sokak oyunlarında ( ABD ve Bulgaristan’da satranç, Estonya’da masa tenisi) bir türlü galibiyet yüzü göremedim, hep iyi oynayan olarak kaybediyorum. Bunu da ilginç bir dipnot olarak kaydedeyim. Ama zaten amaç eğlenmek. ben de zaten aktivite gördüm mü dayanamam hemen denerim. Tavsiyem odur ki sizden deneyin. O, bu, şu farketmez. Belki de başka zaman karşılaşma imkanınız olmayacak bir şeyle karşılaşmış da olabilirsiniz. Fırsatları kaçırmayın yani. Ben böyle yapmaya çalışıyorum en azından. Şimdilik bu kadar, yarın Tallinn’e geçiyorum.

Estonya, Geziyorum içinde yayınlandı | Yorum bırakın

RİGA

2. Baltık Gezisi/13 Temmuz 2012

Saat 15.05 uçağıyla 2. Baltık seyahati başlıyor. İlk rota İstanbul-Riga. Rahat bir yolculuğun ardından Riga’ya varıyorum. Saat yaklaşık 6. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra havaalanından çıkıoyrum. Buraya ilk kez 2 sene önce karlı bir kış günü gelmiştim. Şu an ise yaz, bununla birlikte hava soğuk. Hemen tişörtümün üzerine uzun kollu birşeyler giyiyorum.

Riga havaalanından çıktıktan sonra hemen 100 metre karşıdaki otobüs durağına giderseniz  buradan  şehre 22 numaralı otobüsle gidebilirsiniz. Otobüs biraz sonra geliyor. Bileti otobüsün içinde alıyoruz: 0.70 LVL. Buranın para birimi Eurodan daha değerli. 1 Euro yaklaşık 0.65 LVL. Körüklü ve modern bir otobüs. Otobüsle şehre doğru yola çıktıktan sonra yolda duruyoruz. Bilet kontrolü yapmak üzere 4-5 görevli otobüse biniyor. Random bir kontrole denk geliyoruz yani. Kontroler yaklaşırken ben de biletleri bulmaya çalışıyorum. Çntanın bir yerine koydum ama nereye. Her yere bakıyorum ama biletleri bulamıyorum. Görevliler bütün otobüsü kontrol etti ve şimdi hepsi başımda dikilip çabuk ol filan diyorlar. Bileti şöförden aldım desem de bir faydas vermiyor, ila das bileti göster filan. Bileti göstermediğim takdirde ceza ödemem gerektiğini de ekliyor. Hala bulamadım ve çantaları alarak otobüsten iniyorum. Burada yavaş yavaş çantanın tüm gözlerine bakıyorum. Bir sürü kağıt, ıvır zıvır filan çıkıyor. En sonunda çantanın yanındaki küçük gözde biletleri buluyorum. Ve bu sıkıcı durum da böylece son buluyor. Kıssadan hisse, yolculuk bitmeden sakın biletleri atmayın, cebinizde dursun.

Kontrolörlerle birlikte bir sonraki otobüse biniyoruz, bir sonraki durakta da iniyoruz. Burası artık şehir merkezi. Cili Pica’ya giriyoruz. Burada oldukça bilinen bir pizza zinciri. Pizzası da oldukça lezzetli, tavsiye ederim buraya geleceklere.

Yeemeğimizi yedikten sonra otele gidiyoruz. 4 yıldızlı bir otel. Gertrude ilea da (ilea cadde demek). Güzel bir otel. Hemen duş alıp yatıyorum. Kalktığımda 2 saat geçmiş. Vakit de bir hayli ilerlemiş. Saat 11. Vakit geç olmasına rağmen dinlenmiş ve zinde bir bedenle dışarı çıkıyorum. Hava da bayağı soğumuş. Kazak giyilecek bir hava. İstanubl yanarken burda olmanın ve bu havanın tadı da bşka oluyor. Downtown yaklaşık 15 dk yürüme mesafesinde. Elimde resepsiyondan aldığım harita, bakına bakına geziyorum sokaklarda.

Oldukça güzel bir şehir Riga. Bekleneceği gibi Sovyet mimarisinin hakimiyeti en belirgin unsur. Binalar birbirleriyle uyumlu. Yer yer rastladığım ve genellikle kilise olan yapılar Avrupa’nın bir çok ülkesinde de rastlayabileceğiniz gibi son derece enfes mimari eserler.

Cuma gecesi olduğu için sokaklar dolu. Riga’nın oldtown ı oldukça büyük diyebilirim. Baya geniş bir alan yayılmış. Dom kilisesi ve çevresindeki geniş alan ve buradaki klafeler oturmak, yorulan bedene soluk alma ve bir şeyler içmek için iyi bir tercih. Burada canlı müzik olduğunu da görünce biraz oturuyorum. 2 elektro ve kontrbastan oluşan grup, gece sat 1 de soft ezgilerle insanı dinlendiren bir müzik yapıyor. Biraz daha dolaştıktan ve eski sokakları adımladıktan sonra vaktin de ilerlemesiyle otele dönüyorum. Bu arada isim vermedim fakat elinize alacağınız bir Riga oldtown haritasıyla buradaki bilinen tüm yapıları görebilirsiniz. Ara sokaklar oldukça çekici görünse de gecenin geç vakitleri olduğundan çağrıya uymuyorum. Gündüz  gezildiğinde ara sokaklara da uğramak, 2 kişinin ancak geçebildiği ve tamamen tarihi yapılarla çepeçevre sokaklarda yürümenin tadına varmak, tarih ve kültür bağımlılarına şiddetle tavsiye edilir.

Otele dönüyorum. Saat 2, yatma zamanı, sabah erkenden Tartu otobüsüne yetişmem lazım.

Geziyorum, Letonya içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi

Otostopla yolculuk: Sandığınız kadar tehlikeli ve zor değil!

ECE ÇELİK 04/07/2012

‘Tanımadığın insanın arabasına binme”, “Kamyon, TIR şoförleri çok tehlikelidir” gibi klişelerden uzaklaşmanın vakti geldi. Çünkü otostop çekmenin de felsefesi vardır. Evet, otostop ucuza gezmenin ideal yoludur ama otostop çeken insan illa ki çok parasız ya da belasını arayan bir maceraperest değildir!
Peki trenin, otobüsün rahat koltukları dururken insan neden saatlerce beklemeyi göze alarak böyle bir maceraya girer? Cevabı bizzat bir otostopçu olarak verebilirim: Bazıları için öğrenme ve keşfetme arzusu parayla elde edilemeyecek kadar değerlidir de ondan. Ne sırtındaki çantanın ağırlığı ne saatlerce yürümenin yorgunluğu ne de korkuların bir anlamı kalır. Otostopla yolculuk insana yardımlaşmanın, dayanışmanın güzelliğini ve sosyal hayatında asla karşılaşamayacağın insanlarla tanışma fırsatı verir. Yollarda tanıştığınız insanlar gezdiğiniz yerle ilgili farklı pencereler sunar.
Sevimsiz istisnaları öne çıkararak sizi vazgeçirmeye çalışanlara uymayın. Bu kültürün yerleştiği Avrupa gibi yerlerde otostop çekmek elbette daha kolay ama tüm dünyada dayanışmayı seven sizin gibi insanlar var ve onlarla seyahat etmek çok keyiflidir. Avrupa’da ve ABD ’de üniversite öğrencilerinin ve genç ruhlu çok sayıda insanın tercih ettiği otostopla seyahat ne mutlu ki Türkiye ’de de yaygınlaşıyor. Gelin işin inceliklerine bakıp, sık sık otostop çekenlerin deneyimlerini dinleyelim…

Otostop parmağının önemi: Otostopun ilk etabı başparmağını kaldırarak sizi alabilecek dostları beklemektir. Çekingen durmayıp parmağınızı uzatırken vücut dilini de kullanmalısınız. Yurtdışında gideceğiniz yerin adını yazan bir kâğıt taşımanız parmaktan daha iyi bir alternatif olabilir. Ama Türkiye ’de hâlâ parmak en güzel otostop yolu.

Nasıl giyinilmeli?: Dağcı çantanız otostopta maceracı görünümünüzü pekiştirerek, araçlarıyla seyredenlerin gözünde ‘hırlı-hırsız’ biri olmadığınız kanısını uyandıracaktır. Erkekler mevsimine göre kapri pantolon, güneşten korunmak için de şapka giyebilir. Türkiye ’de ya da muhafazakâr ülkelerde otostop çekecek kadınların çok açık giyinmemesi tavsiye edilir. Vakit geceyse açık renk kıyafet tercih etmeniz fark edilmenizi sağlayacaktır.

Kaç kişi olmalı?: İdeal olan iki, üç kişilik gruplar halinde beklemek. Evet, maceracıyız ama tek başına otostop çekmenin özellikle kadınlar açısından tehlikeli olabileceğini kabul etmeli. Üç kişiden daha kalabalık bir grupsanız, ikiye ayrılıp belli bir noktada buluşmak üzere sözleşmek gerekir.

Otostop yerleri: Geldik en stratejik noktaya… Şehirlerarası yollarda en mantıklısı arabaların durabileceği yerlerde beklemektir. Trafik ışıklarının olduğu yerler ve benzinistasyonları otostopçular için iyi duraklardır. Yolculuğa çıkmadan otostopçuların tavsiyelerinin yer aldığı sitelere göz atıp işinizi kolaylaştırabilirsiniz. Bu konuda kapsamlı sitelerden biri; ‘hitchwiki.org’.

Otostopçunun en iyi dostu kamyoncular: Otostopçu umduğuna değil bulduğuna biner. Her zaman lüks otomobil beklemeyin! Kamyonlar en yorgun, en perişan hallerinizdeyken size şefkatli koltuklarını açar. Önyargılı olmayın, kamyoncular potansiyel sapıklar değildir! Aksine genelde iyi kalpli, uzun yolda sıkılmış, misafirperver, çoluk çocuk sahibi Anadoluinsanlarıdır. (Tecrübe konuşuyor!) Karnınız açsa kamyoncu restoranında yemek ısmarlayanları çok olur. Kamyoncularla güzel iletişim kurmanın sırrı ‘efendi’ olmaktan geçer. Saygılı bir muhabbet ve iyi niyetli bir kamyoncu ile yolculuklar keyifli hale gelebilir.

Yılmayın: Evet, otostop eğlencelidir ama kolay olduğunu söylemiyoruz. Seyahatinizin normalden çok daha uzun süreceğini baştan kabullenmelisiniz bir kere. Bu biraz da şans işi olduğu için bazen bindiğiniz bir araba sizi iki dakika sonra indirebilir. Bir başkası, bir yenisi derken yorgun düşebilirsiniz. Suyunuzu ve atıştırmalıklarınızı eksik etmeyin ve yılmadan devam edin.

Dışarıda uyuyacaksanız: Diyelim ki kimse sizi almadı ve açıkta kaldınız. Dışarıda gecelemek için en güvenli yerler havaalanları, tren garları ve otobüs terminalleridir. Havaalanında kalmak için ‘sleepinginairports.net’ sitesine göz atıp, dünyanın çeşitli havalimanlarında yatılamış insanların deneyimlerine göz atabilirsiniz. Sitede hangi havalimanında en iyi nasıl uyunur, polisle karşılaşılınca ne denmelidir, hangi terminal daha güvenlidir gibi ayrıntılar mevcut.

Çantanız hafif olsun: Uzun süre ayakta kalacağınızı unutmayın, çantanız hafif ve işlevsel olmalı. Belden destekli çantalar uzun süre yürümenizi kolaylaştırır. Temel ihtiyaçlar dışında çantanızı ağırlaştırmanın anlamı yok. Tabii anılarınızı yazmak üzere defter-kalem ve gezdiğiniz yerleri ölümsüzleştirmek için fotoğraf makinenizi almayı unutmayın.

Deniz Can, 23, öğrenci
Almanya ’nın İsviçre sınırındaki Konstanz’dan İsviçre ’ye yürüyerek geçtim. İlk şehir Kreuzlingen. Otoyola çıkmadan önceki son benzinlikte Zürih’e gitmek için beklemeye koyuldum. Umudu kesmişken bir siyah Mercedes durdu. Alman veya İsviçreli olduğunu sandığım adam “Çantanda yasak bir madde var mı?” dedi. “Yok” dedim. “Atla” dedi. İki saat sonra biri durmuştu sonunda. İlk gariplik bana “Zürih’e nasıl gideceğimizi biliyor musun?” diye sorması oldu. “Siz zaten Zürih’e gitmiyor musunuz?” deyince, “Senin için gideriz” dedi. Ne iş yaptığını sorduğumda “Ben çalışmıyorum, çok param var” dedi. Tunuslu olduğunu öğrendim. Tunus’a en son ne zaman gittiğini kontrol etmem için ısrarla pasaportuna bakmamı istedi. Tüm bu garip şeylerin sonunda korkudanAlmanya ’daki arkadaşlarıma mesaj atıp siyah bir Mercedes ile Zürih’e gittiğimi söyledim. Sonunda bir şey olmadan beni Zürih’e bıraktı.

Maral 22, öğrenci
Beklemenin çok sıkıcı olabileceği bir sıcakta Aydın ’dan Denizli’ye gitmek için yol kenarında beklerken, hiçbir aracın durmaması çok umut kırıcıydı. Denizli’de okuyan bir arkadaşımızın yanına gidiyorduk. Üç kişiydik ve ümidimizi yitirmek üzereydik. Birden aynı filmlerdeki gibi dumanların içinden çıkıp gelen beyaz bir araba durdu. Arabanın koltukları bir rahattı ki sormayın. Kliması da vardı. Şoförümüz Ufuk Abi baraj inşaatı yapan bir firmanın müdürüydü. Bir de çocuğu vardı. Sohbetle geçen yolculuğun ardından bizi Denizli’ye bıraktı. Biz de ona Denizli’de kalacağı öğretmen evinin yerini gösterdik. Ertesi gün bizi aradı, görüşmek istedi. Yanında kaldığımız arkadaşın annesi köfte göndermişti, Ufuk Abi’yi eve davet ettik. Ertesi gün Antalya ’ya gideceğimizi duyunca yine birlikte yola çıkmayı teklif etti. Bir arkadaş Manavgat şelalesini görmediğini söyleyince yoldan sapıp orayı gezmeye gittik. Ufuk Abi ile yollarımız ayrıldı ancak geriye güzel bir dostluk kaldı.

Erdem, 25 , öğrenci
Hatay’da çok kaçakçı olduğu söylenir. Lazkiye’den Antakya’ya yaptığım yolculukta sık sık kaçakçılara denk geldim. Sınıra yaklaştığımda bir kadın şoför durdu. Arabanın içi ana-baba günüydü. Kadının beni de kaçakçı sandığını anlamam kısa sürdü. “Arapça bilmiyorsan nasıl alışveriş yapıyorsun?” diye sorunca “Çat pat biliyorum” diye geçiştirdim. Sınıra yaklaşırken yoldan ayrılıp ormanın içine girince beş dakikalık bir işimiz olduğunu söyledi. Karşımıza önünde beş-altı araç bulunan üç katlı bir bina çıktı. Burada tütün, çay, bira, sigara yüklendikten sonra Türkiye sınırına vardık. Sigara kartonlarını paspasların altına saklayıp içinden geldiği için gümrük memuruna saat ve viski hediye eden kadın arkadaşımız beni bir yere kadar bıraktı. Devam etmem için de yol paramı verip uğurladı.

Ömer, 25, öğrenci
Otostopla Eskişehir’den Konya’ya gidecektim. Yorgunluktan ölmek üzereyken kahramanım göründü. Dev bir TIR beni kurtarmaya gelmişti. Çölde su bulmuş bedevinin heyecanıyla TIR’a koşmaya başladım. Kapısını açar açmaz tombul yaşlı bir amcanın “Günaydın oğlum nereye?” sorusuyla karşılaştım. “Konya’ya amca” dediğimde “Hadi hoş geldin” dedi. Yol boyu ailesinden, gençliğinden bahseden şoför amca bana iki kez -ısrarlarıma karşı çıkarak- yemek ısmarladı. Otostop, bana herkesin çıkarcı ve kötü olmadığını kanıtlıyor.

Peki ya sürücüler?
Arabanıza kabul ettiğiniz kişiyi alırken gönüllü olduğunuzu unutmayın. Otostopçular dilenci değildir, gerilmenize gerek yok. Unutmayın ki arabaya aldığınız kişi de en az sizin kadar tedirgin. Ama yine de kötü tecrübeler yaşamamak için tedbiri elden bırakmayın. Arabanıza aldığınız kişiyle sohbete koyulduğunuzda ona tüm kimlik bilgilerinizi doğru olarak vermek zorunda değilsiniz. Eğer konuğunuz, ondan şüphelenmenize sebep olacak davranışlarda bulunuyorsa bir yolunu bulup kimliğine göz atabilirsiniz. Bu hem onu germez hem de sizin içinizin rahatlamasını sağlar. Uluslararası yoldaysanız pasaportunu görmeniz de sınır geçişlerinde polisle başınızın derde girmesini engelleyebilir. Ayrıca unutmayın, birini arabanıza almış olmanız, onu nüfusunuza aldığınız anlamına gelmez. Anne-babası değilsiniz, hayatının geri kalanının sorumluluğu artık sizde değil! Şüphelerinizin geçmediği bir durumda “Benim buradan başka yola sapmam gerek” bahanesiyle yolcunuzu yeni bir araç bulabileceği, makul bir yerde indirebilirsiniz.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1093099&CategoryID=79

Okuyorum içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Have you ever really loved a woman?

Bryan Adams’ın en sevdiğim şarkılarından biridir. Lise yıllarında diğer tüm şarkıları gibi bunu da az dinlememiştim.  Sözleri de oldukça anlamlı. En sevdiğim kısmı ise  ‘when you can see your unborn children in her eyes’ dediği bölümdür.

http://fizy.com/#s/1i50n8

To really love a woman
To understand her – you gotta know her deep inside
Hear every thought – see every dream
N’ give her wings – if she wants to fly
Then when you find yourself lyin’ helpless in her arms
You know you really love a woman

When you love a woman then tell her
that she’s really wanted
When you love a woman then tell her that she’s the one
’cause she needs somebody to tell her
that it’s gonna last forever
So tell me have you ever really
– really really ever loved a woman?

To really love a woman
Let her hold you –
till you know how she needs to be touched
You’ve gotta breathe her – really taste her
Till you can feel her in your blood
N’ when you can see your unborn children in her eyes
You know you really love a woman

When you love a woman
then tell her that she’s really wanted
When you love a woman then tell her that she’s the one
’cause she needs somebody to tell her
that you’ll always be together
So tell me have you ever really –
really really ever loved a woman?

You got to give her some faith – hold her tight
A little tenderness – you gotta treat her right
She will be there for you, takin’ good care of you
Ya really gotta love your woman…

Then when you find yourself lyin’ helpless in her arms
You know you really love a woman
When you love a woman you tell her
that she’s really wanted
When you love a woman you tell her that she’s the one
she needs somebody to tell her
that it’s gonna last forever
So tell me have you ever really
– really really ever loved a woman?

Just tell me have you ever really,
really, really, ever loved a woman? Just tell me have you ever really,
really, really, ever loved a woman?

Lyrics içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın